Birleşik Krallık Yerel Seçimleri ve Sadiq Khan’ın Zaferi

Birleşik Krallık Yerel Seçimleri ve Sadiq Khan’ın Zaferi

5 Mayıs 2016 günü 124 İngiliz belediye meclisleri, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda parlamentoları için Birleşik Krallık halkı sandık başına gitti. Seçimin en heyecanlı yarışı ise başkent Londra Belediye Başkanlığı koltuğu için Muhafazakâr Parti adayı Zac Goldsmith ve İşçi Partili Sadiq Khan (Sadık Han)arasındaydı. Britanya siyasetindeki en önemli pozisyonlardan birisi için neredeyse 6 aydan uzun süredir devam eden yarışı, İşçi Partili ve babası 1960’larda Londra’ya göç etmiş bir Pakistanlı otobüs şoförü olan Sadiq Khan kazandı. Khan, 1. turda oyların % 44’ünü, ikinci turda ise % 56’sını alarak önümüzdeki dört sene boyunca başkenti yönetecek isim oldu. Bunun dışında, ulus genelinde ise İşçi Partisi oyların % 31’ini, Muhafazakâr Parti % 30’unu, Liberal Demokratlar % 15’ini, milliyetçi UKIP ise % 12’sini aldı. Bir diğer önemli yarış da İskoç Parlamentosu içindi. İskoç Ulusal Partisi (SNP) oyların % 46’sını ve 129 sandalyenin 63’ünü alarak önemli bir zafere imza atmasına rağmen, salt çoğunluk için gereken 65 milletvekili sayısını bulamadı. Bu sonuçların ne anlama geldiğini ve hikâyelerini yazının geri kalanında ele alacağım.

Londra’nın İlk Müslüman Belediye Başkanı: Sadiq Khan

Sadiq Khan’ın seçilmesi İngiliz kamuoyunda en çok beklenen ama yine de dünya çapında en çok ses getiren sonuç oldu. Sadiq Khan, Pakistan’dan göç etmiş bir otobüs şoförünün oğlu olarak 8 Ekim 1970’de Londra’da doğdu. Günümüz İngiliz siyasetindeki birçok ismin aksine, özellikle Muhafazakâr Partili siyasetçiler, eğitimini devlet okullarında aldı ve University of North London’dan hukuk derecesi ile mezun oldu. Siyasete 1994 yılında İşçi Partisi’nde başladı ve 2005 yılında milletvekili seçildi. Siyasi spektrumun merkezi sol kanadında olan Sadiq Khan, her ne kadar Müslüman olsa da, sosyal hayatta liberal görüşleri savundu. Hatta parlamentoda eşcinsel evliliğe verdiği destek ile bazı Müslüman gruplarının hedefi haline geldi. Bu pozisyon için ismi, 2016 Londra belediye seçimlerinde partisinin adaylığı için daha 2013 yılında kendisinin bu koltuğa aday olmayı düşündüğünü söylemesi ile geçmeye başladı. Eylül 2015’de İşçi Partisi’nin ön seçimlerinde 5. tur sonucunda galip gelerek partisinin adayı haline geldi. En önemli rakibi ise, 280 milyon pound (yaklaşık 1,1 milyar TL) değerinde bir servete sahip olan Muhafazakâr Partili Zac Goldsmith oldu.

8-sadiq-khan-pa

Her ne kadar Sadiq Khan daha seçim sürecinin en başlarından itibaren rakibine göre açık ara favori olarak gözükse de (bazı anketlerde rakibine % 20’nin üzerinde fark atıyordu), kampanya süreci oldukça hareketli ve tartışmalı geçti. Londra sakinlerinin en çok önemsediği konular arasında olan ev krizi, şehir içi ulaşım masrafları ve hava kirliliği gibi konularda her iki isim de yer yer benzer fikirlere ve çözümlere sahip olsalar da, aynı zamanda önemli fikir ayrılıkları yaşadılar. Örneğin, Sadiq Khan, 4 yıl boyunca raylı sistemlere ve otobüslere hiçbir şekilde zam yapmayacağını beyan edince, rakibi Goldsmith kendisini gerçekçi olmamak ve bu vaadinin getireceği mali yük ile ileride yapılacak metro ve raylı sistem yatırımlarını riske atmakla suçladı. Bunun dışında, kampanyada kimi zaman bu iki adayın kişisel özellikleri ön plana çıktı. Örneğin, Sadiq Khan sıkça işçi sınıfı bir aileden geldiğinin altını çizerek, zengin rakibine kıyasla normal vatandaşların dertlerini daha iyi anladığını ve seçildiği takdirde onların çıkarlarını gözeten bir Belediye Başkanı olacağını dile getirdi. Öte taraftan, Sadiq Khan’ın Müslüman kimliği de zaman zaman Zac Goldsmith tarafından kampanya malzemesi olarak kullanıldı. Özellikle Sadiq Khan’ın ekibindeki asistanlarından birisinin radikal görüşler içeren tweetler paylaştığının ortaya çıkması üzerine, Goldsmith, Sadiq Khan’ın radikal gruplarla iletişim halinde olduğunu ve seçildiği takdirde Londra’nın güvenliğini sağlamakta sıkıntı çekebileceğini öne sürdü.

Ancak bütün bu karşılıklı suçlamalar ve özellikle Muhafazakâr Partili Zac Goldsmith tarafından yürütülen negatif kampanya, teraziyi tersine çevirmeye yeterli olmadı. 5 Mayıs 2016 günü ilk turda oyların % 44’ünü, ikinci turda da % 56’sını alan Sadiq Khan, önümüzdeki 4 yıllık süre için Avrupa’nın en önemli şehirlerinden birisinin Belediye Başkanı oldu. Sonuçlar açıklandıktan sonra yaptığı zafer konuşmasında ise, “Babam, yıllar önce evim demeyi seçtiği şehrin onun çocuklarından birisini belediye başkanı olarak seçtiğini görse bundan gurur duyardı” diyerek Londra halkına olan teşekkürlerini dile getirirken, aynı zamanda kişisel geçmişini ve başarı hikâyesinin de altını bir kez daha çizdi. Bu sonuçlardan sonra, Sadiq Khan, İngiliz siyasetinin tartışmasız en güçlü, Avrupa siyasetinin de en önemli Müslüman politikacılarından biri haline geldi. Dolayısıyla, önümüzdeki dört yıllık performansı sadece Londralılar tarafından değil, daha geniş bir kitle tarafından yakından takip edileceği su götürmez bir gerçek olarak ön plana çıkıyor.

Birleşik Krallık Genelinde Sonuçlar

Birleşik Krallık genelinde ise sonuçlar İngiliz siyasetinde büyük değişikliklere yol açacak cinsten değil. BBC’nin projeksiyonuna göre; ulus genelinde İşçi Partisi % 31, Muhafazakârlar % 30, Liberal Demokratlar % 15 ve milliyetçi UKIP ise % 12’lik oy oranına sahip. Hem İşçi Partisi, hem de Muhafazakâr Parti bir önceki seçime göre Belediye Başkanlıkları ve belediye meclis üye sayılarında düşüşler yaşadı. Bu durum, özellikle geçen yıl seçilen yeni İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’in başarısı hakkında tartışmalara yol açtı. Parti içerisindeki muhalefet kanadı sonuçları başarısızlık olarak değerlendirirken, Corbyn cephesi ise İşçi Partisi’nin birçok belediyede yerini korumasının bir başarı olduğunu iddia ederek, seçim sonuçları için herhangi bir sorumluluk üstlenmedi. Her ne kadar seçimin net bir kazananı olmasa da, geçen yıl yaşadıkları genel seçimlerde % 8’lik bir oy oranı alıp hezimete uğradıktan sonra oylarını tekrardan % 15 seviyesine yükselten ve ülke genelinde belediye meclis üye sayısını dikkate değer bir şekilde arttıran Liberal Demokratlar için iyi bir seçim oldu denilebilir. Aynı zamanda çıkışını sürdüren milliyetçi UKIP ve İskoç Parlamentosu seçimlerinde % 46’lık oy oranı elde eden İskoç Ulusal Partisi – SNP de, seçimin diğer kazananları olarak değerlendirebilir.

Sonuç olarak, yerel seçimlerin getirdiği en önemli sonuç, İngiliz tarihinde ilk defa Müslüman bir göçmenin oğlu olan, sosyal demokrasi ve liberalizm ilkelerine bağlı Müslüman bir politikacının İngiliz siyasetindeki en önemli ve en güçlü pozisyonlardan birisini dört yıllık bir süre için yönetmeye hak kazanması ve bu sonucun İngiliz kamuoyunda pozitif bir şekilde karşılanması oldu. Sadiq Khan’ın verdiği vaatleri, özellikle ulaşım ücretleri ve ev krizi hakkında olanlar, tutmayı başarıp başaramayacağını zaman gösterecek. Gerçekleştirmesi durumunda, İngiltere’de ve Avrupa’da yaşayan diğer Müslüman politikacılara bir ilham kaynağı olacağı aşikar. Aslında seçilmesiyle dahiü şimdiden adını İngiliz siyasetinin ilklerinden biri olarak tarihe yazdırmayı başardı. Öte yandan, İngiltere genelindeki sonuçlar çok büyük bir değişikliğe yol açmasa da, İşçi Partisi’nin içerisindeki liderlik tartışmalarını canlı tutmaya sebep olması nedeniyle, sosyalist lider Jeremy Corbyn’nin üzerindeki baskı önümüzdeki dönemde büyük ihtimalle artmaya devam edecek. Her ne kadar İskoç Ulusal Partisi aldığı sonuçların etkisi ile yeni bir bağımsızlık referandumu için umutlanmış gibi gözükse de, gerek güncel İngiliz siyasetinin durumu, gerekse daha bir sene önceki ayrılık referandumunda zaten ‘hayır’ kararı vermiş İskoç halkının isteksizliği, kısa vadeli gelecek için böyle bir referandum ihtimalini düşürüyor.

İngiltere ve AB Referandumu: Tartışmalar, Analizler ve Tahminler

İngiltere ve AB Referandumu: Tartışmalar, Analizler ve Tahminler

İngiltere 23 Haziran 2016 günü Avrupa Birliğinden ayrılıp ayrılmama konusunda bir karar vermek için sandık başına gidecek. Başbakan David Cameron’ın 2015 genel seçimlerinden önce 2017 olarak vaat ettiği seçim tarihini kamuoyundan gelen baskıları da dinleyerek 2016 yılına alması referandumun sadece İngiltere’nin değil tüm Avrupa’nın gündemine oturmasına neden oldu. İngiltere birlik için önemli bir ülke. Büyük ve dinamik ekonomisi, Avrupa finansının kalbi olan Londra şehri ve birliğe hazinesinden sağladığı yıllık net 8,5 milyar pound (yaklaşık 12 milyar dolar) ile Avrupa Birliğinden aldığından çok ona veren ülkelerden birisi [1]. Bu nedenle İngiltere’nin birlikten ayrılışının doğrudan etkileri bir Yunanistan ya da herhangi bir Orta Avrupa ya da Doğu Avrupa ülkesine göre daha sert olabilir. Doğrudan etkilerinin dışında, Avrupa içerisinde endişe duyulan bir diğer tehlike ise İngiltere’nin ayrılışının AB konusunda şüpheleri olan Yunanistan ya da göçmen krizi nedeniyle Almanya ve Fransa’ya kızgın olan diğer ülkeler arasında bir kıvılcımın başlayabileceği ve bu ülkelerin İngiltere’yi takip edebileceği üzerine [2]. Her ne kadar meselenin Avrupa düzlemi oldukça ilginç bir konu olsa da, bu yazıda ben meseleye İngiltere’nin iç politikası açısından bakmaya çalışacağım. Yazının öncelikli hedefi ‘Brexit’ (İngiltere’nin birlikten çıkması durumunu belirten bir terim) tartışmasına İngiltere kamuoyundan bakmak ve bu yazıyı okuyanlara analitik bilgiler vermek olacaktır. Yazı önce Brexit referandumunun kısaca tarihi geçmişini özetleyecek, ardından referanduma 2 ay gibi kısa bir zaman kala İngiltere kamuoyundaki güncel duruma bakacak ve hem Avrupa’da kalmak isteyen tarafın hem de Avrupa’dan ayrılmak isteyen tarafın argümanlarını masaya yatıracaktır. Son olarak ise referandumdan nasıl bir sonuç çıkabileceği üzerine bazı tahminlerde bulunacaktır. Yazının temel argümanı her ne kadar pro-Avrupa kampanyası daha güçlü olarak gözükse de referandumdan AB’de kalma sonucunun çıkmasının garanti olarak görülmemesi gerektiğini, özellikle küçük kasabalarda ve kırsal kesimde yaşayan İngiliz nüfusunun referandumda belirleyici bir role sahip olacağı olacaktır.

brexit-800x500

Avrupa karşıtlığı İngiltere içerisinde çok da yeni ortaya çıkmış bir durum değil. United Kingdom Independence Party (UKIP) birlikten ayrılmak için uzun süredir çağrı yapıyor ve özellikle 2010’da seçilen yeni lideri Nigel Farage’ın kamuoyunda topladığı ilginin de yardımı ile ülke genelinde desteğini arttırıyordu. UKIP’in yükselişinden endişe duyan muhafazakar partili başbakan David Cameron 2011 yılından beri Avrupa’ya karşı tutumunu sertleştirmiş, ancak herhangi bir başarı elde edememişti. Bunun üzerine David Cameron 2015 seçimlerinden önce eğer tekrar seçilirse ülkeyi 2017’de Avrupa’dan ayrılıp ayrılmama konusunda referanduma götüreceği vaadini verdi [3]. Yukarıda da belirtildiği gibi bu vaad sonradan 23 Haziran 2016 olarak kesinleşti ve pro-Avrupa ve anti-Avrupa kampları hızla kesinleşti. Çoğu İşçi Partisi üst düzey yöneticisi ve milletvekili pro-Avrupa kanadında yer aldı. 24 Mart itibariyle 215 İşçi Partisi milletvekili pro-Avrupa kampanyası saflarında yer alırken sadece 7 tanesi anti-Avrupa tarafta konumlandı. Öte yandan, şu anda iktidar partisi olan Muhafazakâr Partide ise durumlar daha karışık. Her ne kadar kabinedeki 23 bakan ki bunların arasında başbakan David Cameron, Maliye Bakanı George Osborne, İçişleri Bakanı Theresa May ve Dışişleri Bakanı Philip Hammond gibi önemli isimler var, Avrupa’da kalmak için kampanya yapacaklarını açıklamasına rağmen 7 bakan anti-Avrupa kampanyasına desteklerini açıkladı. Muhafazakâr milletvekilleri arasındaki dağılım ise çok daha keskin durumda; 163 milletvekili pro-Avrupa kampanyasında katılırken 130 tanesi anti-Avrupa tarafına katıldı. [4]. Ancak anti-Avrupa’nın en dikkat çekici ve umut verici desteği Londra Belediye Başkanı Boris Johnson’dan geldi. Her ne kadar muhafazakâr partide yer alsa da Boris Johnson halkta her türlü kesimde belirli bir karşılığı olan bir politikacı ve bazı anketlere göre ülke genelinde seçmenlerin %9 gibi bir oranını etkileme gücüne sahip [5]. Tabi ki tek bir adamın seçmen üzerindeki etkisini ölçmek oldukça zor ve zaten %9 oranı bazı uzmanlar tarafından da abartılı bulundu [6]. Ancak şurası kesin ki Boris Johnson anti-Avrupa kampanyasına gözle görülürüz bir hareketlilik ve ciddiyet kattı. Öte yandan İskoç milliyetçi partisi SNP de blok halinde Avrupa’da kalmak için kampanya yürütmekte. Sonuç olarak, genel bakış itibariyle pro-Avrupa kampanyası anti-Avrupa tarafına göre daha güçlü isimlere ve özellikle kabinenin ağır toplarına sahip. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi, hem kabineden bazı bakanların başbakana karşı gelerek Avrupa’dan çıkmak istemesi hem de halk nezdinde önemli bir figür olarak görülen Boris Johnson’ın anti-Avrupa kampanyasına dâhil olmasıyla birlikte referandum tartışmalarının beklenenden çok daha hareketli geçeceği anlaşılıyor.

Her iki kampanya da kendi savundukları argümanların doğruluğuna halkı inandırmaya ve oy toplamaya çalışıyor. Anti-Avrupa kampanyası ile başlayalım. Birçok farklı argümandan söz etmek mümkün ancak bu yazıda ben üç tanesine değineceğim; ilk olarak AB’nin İngiltere ekonomisindeki iş dünyasına getirdiği sınırlama ve zorunluluklar, aynı zamanda İngiltere’nin her sene birliğe cebine girdiğinden daha fazla vermesi, ikinci olarak sınır kontrolü ve güvenliği son olarak ise AB’nin giderek artan entegrasyonu ile İngiltere’nin bağımsız bir devlet olma statüsünü kaybedeceği endişesi. Öncelikle ilk argümandan başlayalım. Anti-Avrupa kampanyasına göre AB yasaları tarafından İngiltere şirketlerine ve rekabet gücüne önemli bir darbe vuruluyor. Özellikle Almanya kendi şirketlerinin baskın olduğu sektörlerde diğer ülkelerde başlatılan girişimleri AB yasaları yoluyla engellemeye çalışarak diğer ülkelerde bu sektörlerin filizlenmesine engel oluyor. AB’den ayrılarak İngilizler hem kendi şirketlerine vurulmuş hukuki zincirlerden kurtulmuş olacak, hem de diğer ülkelerle yapacağı ticaret anlaşmalarında AB’ye bağlı kalmak zorunda olmayacağı için diğer ülkeler ile olan ticaret anlaşmalarından, özellikle Çin ve Hindistan, daha karlı avantajlar elde edebilecek. Bunun yanında, İngiltere AB’ye her yıl 8,5 milyar pound katkı yapıyor, anti-Avrupa kampanyasına göre bu para ülke içinde daha önemli amaçlar için kullanılabilir ya da vatandaşların üzerindeki vergi yükü hafifletilebilir. İkinci olarak, anti-Avrupa kampanyası genel olarak Avrupa içerisinden gelen göçmen dalgasından rahatsız. Geçtiğimiz yıl, 2015, itibariyle İngiltere’ye net göç 330 bin kişi oldu ve 183 bini Avrupa içerisinden geldi [7]. Anti-Avrupa kampanyasına göre AB’den çıkmak kendi sınırlarının kontrollerini arttırarak hem bu Avrupa içi göçü kesmelerine yardımcı olacak hem de AB yoluyla gelen mülteci akınını da yavaşlatacak. Son olarak ise, AB’nin birlik içerisindeki entegrasyonu arttırma hedefleri İngiltere içerisinde Avrupa’ya şüphe ile yaklaşan kesimin endişelerini daha da arttırıyor. Anti-Avrupa kampanyası bu endişelere dikkat çekerek İngiltere’nin birlikten ayrılması durumunda daha bağımsız olacağı ve aynı zamanda kendisi ile birebir dostluk ya da ittifak kurmak isteyen ülkeler ile daha rahat hareket edebileceğini belirtiyor.

britain-s-leading-tech-firm-arm-says-brexit-would-slow-it-down

Öte yandan pro-Avrupa kampanyası ise anti kampanyası ile hemen hemen aynı konularda fakat onların tam tersine argümanlar sunuyor. İlk olarak, pro-Avrupa kampanyasına göre her ne kadar İngiliz hazinesinden her yıl önemli bir miktar AB fonlarına gitse de, İngiliz ekonomisi daha büyük miktarda AB’den yararlanıyor. The Economist’in verdiği bir veriye göre İngiltere’nin AB ye verdiği paranın tek haneye maliyeti 340 pound olurken, aynı hanenin AB’nin ve onun marketine kolay ulaşımın getirdiği ekonomik faydalardan aynı hane yıllık 3000 pound civarında gelir ve tasarruf avantajı sağlıyor. İkinci olarak ise, İngiltere AB’den çıksa bile ülke içine göçün kesilip kesilmeyeceği belli değil. Pro-Avrupa kampanyasına göre İngiltere açısından birlikten çıkmak mülteci sorunu konusunda yarardan çok zarar getirecek bir durum. Avrupa’dan izole olmak yerine onlarla beraber çalışarak hem mülteci krizine çare bulmak hem de giderek artan terör tehlikesi ve olayları ile mücadelede birlikteki diğer ülkelerle daha yakından işbirliği yapmak pro-Avrupa kampanyasına göre çok daha kazançlı bir durum. Son olarak, yine ilk argümana bağlı olarak, AB’den ayrılmak İngiliz şirketleri ya da genel merkezleri İngiltere’de bulunan uluslararası şirketler için Avrupa pazarına kesintisiz ve kolay ulaşımın sona ermesi demek. Bu da bir çok büyük şirketin genel merkezlerini Londra’dan Paris’e ya da diğer büyük Avrupa şehirlerine kaydırabileceği anlamına geliyor. Bazı bankalar İngiltere’nin AB’den ayrılması durumunda özellikle finans sektöründe on binlerce işin Londra’dan Paris’e kayması anlamına gelebileceğini belirtti. Pro-Avrupa kampanyası bu tarz demeçleri sıkça kullanarak AB’den ayrılmanın işsizliği ve ekonomik büyümeyi kötü yönde etkileyeceğini belirtiyor.

 

Son olarak anketlere gelelim. Ancak konuya girmeden önce bir hususa dikkat çekmenin faydası var. Geçen yıl, yani 2015 yılında, İngiltere’de genel seçimler oldu ve genel seçimler öncesinde anket firmalarının istisnasız hepsi tahminlerinde büyük oranlarda yanıldılar. Dolayısıyla, son seçimden sonra İngiltere’de anketlerin güvenirliği tartışma konusu haline geldi. Buna rağmen, elimizdeki en somut veriler olduğu için onları kullanmak Avrupa referandumundaki genel resmi görmek açısından faydalı olacaktır. Öncelikle çok fazla anket firması var ve hepsini de incelemeye luzüm yok. Ben en meşhur üç firmanın sonuçlarını değerlendireceğim. İlki YouGov ve 29 Mart-4 Nisan arasında yaptıkları son ankete göre “In” diyenlerin oranı %39, “Out” diyenlerin oranı %38 ve kararsızların oranı ise %18 olarak dikkat çekiyor. İkincisi, ICM’in 1-3 Nisan tarihleri arasında yaptıkları anketin sonuçlarına göre “In” diyenler %44, “Out” diyenler %43 ve kararsızlar ise %13. Son olarak, BMG Research’ün 24-29 Mart tarihleri arasındaki anketine göre “In” oranı %41, “Out” oranı %45 ve kararsızlar ise %14. Buna göre, üç şirketin anketlerinden iki ortak sonuç çıkarmak mümkündür [8]. Birincisi, “In” ve “Out” oranları birbirine çok yakındır ve ne Avrupa’dan çıkmanın ne de Avrupa’da kalmanın garanti olarak algılanması doğru değildir. İkincisi ise, her üç ankette de kararsızların oranı %10’un üzerindedir ki bu derece önemli bir referanduma iki ay gibi bir süre kala bu oldukça önemlidir ve referandumun sonucunu belirleme potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla, bu husus da referandum sonucunun belirsizliklerle dolu olduğunu desteklemektedir.

 

Öte yandan giriş kısmında da belirtildiği gibi, bu referandumun sonucu genel olarak yaşlı ve küçük kasabalar ve kırsal kesimde yaşayan seçmenlerin karar verici pozisyonda olacak. Bunun sebeplerini açıklamak için tekrardan araştırmala başvurmak gerekiyor. Yapılan anketlere göre genç seçmenler referanduma yaşlı seçmenler kadar ilgi göstermiyor ve yaşlı seçmenlerin oy kullanma oranı genç seçmenlere göre çok daha yüksek gözüküyor. Aynı zamanda, yaşlı seçmenler arasında “Out” oranı “In” oranına göre ciddi derecede fazla olduğu için bu durum “Out” kampanyasına pozitif bir şekilde yansıyor [9][10]. Tabi bunun tersini düşünmek de mümkün, eğer genç seçmenler sandığa gitmeye karar verirse, ezici çoğunluğu Avrupa’da kalma yönünde oy kullanacakları için onlar da ibreyi tersine döndürme gücüne sahip ancak bu gücü kullanma konusunda ne kadar istekli oldukları ise muamma. İkinci olarak ise, küçük şehirler ve kırsal kesimde yaşayan kesim de belirleyici olacak kesim arasında. Bunun sebebini biraz daha dolaylı bir yoldan bulmak mümkün. Yapılan araştırmalara ve kamuoyu beyanlarına göre büyük şirketler daha çok Avrupa’da kalma taraftarı iken küçük şirketler daha çok ayrılma taraftarı konumunda duruyor [11]. Bu durumda büyük şehirlerde yaşayan (özellikle Londra) büyük şirket çalışanları her ne kadar kalma yönünde oy kullanmaya meyilli olsalar da aynı şekilde büyük şehirlerde oy kullanma oranı kırsal kesimlere göre daha düşük olabilir çünkü ayrılma taraftarı olan küçük kasabalardaki küçük şirketler hali hazırda Avrupa Birliğinin negatif yönlerini hissediyor ve sandığa gidip bu olumsuzlukları değiştirme şansını kaçırmak istemeyecektir ve dolayısıyla oy verme motivasyonları büyük şehirlere göre daha yüksek olacaktır.

 

Sonuç olarak, AB refarandumu terör gündeminden arta kalan zamanlarda İngiliz kamuoyunun en fazla meşgul olduğu konu durumunda ve Hazirana kadar bu durum devam edecek gibi görünüyor. Her ne kadar “In” kampanyası “Out” kampanyasına göre çok daha önemli siyasi figürleri ve sivil toplum temsilcilerini bünyesinde barındırsa da, son yıllarda artan anti-Avrupa hareketi “Out” kampanyası için gözle görülür bir ivme yarattı. Pek çoklarının bir kaç sene öncesine kadar olmaz dediği bir durumu, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma ihtimalini, oldukça ciddi bir boyuta taşıdı. Siyasi ya da uluslararası ilişkiler analizlerinde gelecek ile ilgili doğrudan kehanetlerde bulunmak genelde sağlıklı sonuçlar vermez ya da geleceği görmek mümkün değildir ancak geleceği neyin şekillendireceğini anlayabilmek onu en azından tahmin etmeye ve kendimizi ona göre hazırlamaya olanak sağlamak açısından önemlidir. İngilitere’nin AB referandumunda ise yaşlı seçmenler ve kırsal kesimde yaşıyan seçmenler ise oy verme motivasyonlarının yüksekliği ile bu referanduma oldukça önemli, muhtemelen belirleyici bir rol oynayacakları haber veriyorlar. Onların tercihlerine baktığımızda ise güçlü bir anti-Avrupa taraftarlığı ve Avrupa şüpheciliği görüyoruz ki bu da bizi genel savımıza yani bu referandumdan Avrupa’da kalma kararı çıkmasının garanti olarak görülmemesi gerektiği, Avrupa’dan ayrılma kararının çıkmasının da oldukça güçlü bir ihtimal olarak değerlendirilmesi gerektiğidir.

 

Kaynakça

[1] https://fullfact.org/economy/our-eu-membership-fee-55-million/

[2] http://www.telegraph.co.uk/business/2016/02/11/brexit-vote-could-turn-uk-into-a-safe-haven-triggering-eu-disint/

[3] http://www.economist.com/blogs/graphicdetail/2016/02/graphics-britain-s-referendum-eu-membership

[4] http://www.bbc.co.uk/news/uk-politics-eu-referendum-35616946

[5] http://www.express.co.uk/news/politics/646720/Boris-Johnson-EU-Referendum-2016-Brexit-London-mayor-pound-Vote-Leave-EU-exit

[6] http://www.bloomberg.com/news/videos/2016-02-22/measuring-brexit-influence-of-london-mayor-boris-johnson

[7] http://www.bbc.co.uk/news/uk-34071492

[8] https://en.wikipedia.org/wiki/Opinion_polling_for_the_United_Kingdom_European_Union_membership_referendum

[9] http://www.independent.co.uk/news/uk/politics/eu-referendum-brexit-voters-more-likely-to-turn-out-in-force-poll-finds-a6898766.html

[10] http://www.buzzfeed.com/emilyashton/young-people-and-the-eu#.ymwaxd6w6

[11] http://www.cityam.com/233062/eu-referendum-new-yougov-poll-finds-big-companies-and-startups-want-to-stay-in-the-eu-while-small-businesses-more-divided

Uluslararası İlişkiler Teorileri ve Neo-Realizm’in Haklı Davası

Uluslararası ilişkiler içerisinde genel anlamda etkili diyebileceğimiz dört teori var, bunlar; realizm, liberalizm, yapısalcılık ve marksizm. Elbette bu teoriler tamamen birleşik bir teoriden oluşmuyor ve her birinin içerisinde farklı teoriler var. Bu alt teoriler kimi zaman bazı konularda birbirleri ile aynı görüşte olsalar da, örneğin hem realist düşünce hem de liberal düşünce uluslararası ilişkilerde devletlerin ana aktör olduğunu kabul eder, aslında hepsi uluslararası ilişkilere farklı pencerelerden bakarlar. Uluslararası ilişkiler ile ilgilenen biriyseniz, hangi teoriyi kendinize yakın bulduğunuz global siyaseti yorumlama biçiminizi ciddi bir ölçüde etkiler. Elbette ki bu teorilerden hiç birisine bağlı kalmayıp, hepsinden faydalanmayı seçen, ya da uluslararası ilişkilere daha eleştirel bir pencereden bakmayı seçenlerin sayısı da az değil.

Kendimi tanıttığım yazıda neo-realizm’i kendime yakın bulduğumu ve uluslararası politikayı değerlendirirken neo-realist düşüncelere sıkça başvurduğumu belirtmiştim. Dolayısıyla ikinci yazımda da neden bu teoriyi kendime yakın bulduğumu belirtmek gerekir diye düşünüyorum. Aynı zamanda birkaç sene sonra, özellikle mezuniyet sonrası, bu yazıyı açıp zaman içinde düşüncelerimde değişiklik olup olmadığını görmek benim için de ilginç olacaktır.

İlk olarak bir hususu açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Daha önceden belirttiğim gibi neo-realizm genellikle başvurduğum bir teoridir. Mearsheimer’ın bir konuşmasında [1] belirttiği üzere, hiç bir uluslararası ilişkiler teorisi dünya politikasının %100 yansımasını veremez ya da gerçekte olanları %100 açıklayamaz. Ancak %70 gibi bir oranı yakalaması halinde bir teori için gerçekten başarılı olduğunu ve diğerlerinin arasından sıyrıldığını söyleyebiliriz. Ben de her ne kadar neo-realizm’i ana rehberim olarak kabul etsem de gerçekte olanları tamamen açıklama kapasitesinin olmadığının ve yeri geldiğinde onu kullanmanın bir olayı analiz etmekte çok ciddi bir fayda getirmeyeceğinin farkındayım. Ancak diğer teoriler ile karşılaştırıldığında, neo-realizm ülkelerin birbirleri arasındaki ilişkileri diğerlerine göre daha yakınsayarak anlatabilen bir teori olarak öne çıkıyor.w583h583_252279-kenneth-n-waltz-the-father-of-neorealism

Peki neden? Bence üç temel sebebi var ve bunlar aslında neo-realizmin de uluslararası ilişkileri tanımlarken öne sürdüğü argümanlar. Birincisi; neo-realizme göre devlet uluslararası ilişkilerde en önemli aktördür. Diğer bazı aktörler de vardır, uluslararası sivil toplum kuruluşları, NATO, BM, AB, uluslararası şirketler vs., ancak bunlar dış politikada devlet kadar önemli yer tutamazlar. Liberalizm bu görüşe katılmıyor tabi ki. Liberallere göre yukarıda saydığım devlet dışı aktörler artık devletten daha önemli bir pozisyona geliyorlar ve özellikle ulus devletin uluslararası arenadaki yerinin zayıfladığını görüyoruz. Peki neden liberalizm değil de neo-realizm haklı? Aslında burada asıl mesele neo-realist argümanının çok güçlü olmasından ziyade neo-liberal argümanın oldukça zayıf ve hem tarihsel hem de güncel örneklerle tersinin ispatlanabilir olması. Tarihsel olarak bakmak gerekirse, özellikle 20. yüzyılda uluslararası kurumlara güç verilmeye çalışıldı. Bunun en büyük örneği iki dünya savaşı arasında kurulan Milletler Cemiyeti, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Birleşmiş Milletler, AB ve NATO gibi bölgesel kuruluşlar. Sırasıyla, Birleşmiş Milletler’in tamamen başarısızlık olduğu zaten kabul gören bir durum. İkincisi, Birleşmiş Milletler, her ne kadar Milletler Cemiyetinden daha etkili gibi gözükse de (Güvenlik Konseyi gibi bağlayıcı bir komisyonun varlığı önemli bir adım ancak bu konseyin bile gücünün yetmediği durumlar oluyor, buna da örnek olarak 2003 Irak Savaşı, 1990’larda yapılan bazı İnsani müdaheler BMGK kararına rağmen gerçekleştirildi) bu kuruluşun bizim bildiğimiz anlamda ulus devlet bağımsızlığını sonlandırabilecek bir pozisyonda olmadığı gözüküyor.

Avrupa Birliği özellikle ülkelerin kendi bağımsızlıklarından vazgeçip kendi sınırları içerisindeki kanunları belirleme konusunda birliğe bazı haklar devretmesi neo-liberaller için kendi teorilerini desteklemek için kullanılan argümanlardan biri ve açık konuşmak gerekirse oldukça da güçlü bir argüman. Ancak, bu oluşumun sadece Avrupa bölgesi ile sınırlı kaldığını, dünyanın diğer taraflarında bu tarz oluşumların ortaya çıkmadığını hesaba katmak da oldukça önemli. Buna ek olarak özellikle son yıllarda yaşanan mülteci krizleri ve üye ülkelerden bazılarının bu krizi AB çatısı altında çözmek yerine kendi çıkarlarına göre önlemler alması katılımcı devletlerin aslında belirli bir noktaya kadar iş birliğine gideceği, eğer bu birlik çıkarlarına aykırı hareket etmeye başlarsa, çıkarlarını önde tutacaklarını gösteriyor.

İkincisi ise büyük devletler arasındaki güç mücadelesi. Realist teoriye göre büyük devletler her zaman süper güç olmak için birbirleri ile rekabet halinde olacaklar ve uluslararası ilişkilerin anarşik (yani devletler arası ilişkileri kontrol eden herhangi bir üst otorite olmaması durumu) yapısı nedeniyle onları bu rekabetten engelleyebilecek herhangi bir sebep ya da etken yok. Ancak burada dikkatli olunmalı. Realist argüman uluslararası arenadaki tüm süper güçlerin her zaman bir savaş ya da rekabet olacağını öngörmez. Bu rekabet eğer süper güçler kazanacak durumda olduklarını düşünürse ortaya çıkar. Şöyle bir örnek vereyim, A ülkesi 10 birim güce sahip olsun. B, C ve D ülkeleri de sırasıyla 5,6 ve 9 birim güce ve dünyadaki diğer 25 ülkenin hepsinin güçleri de 4 birim ve aşağısı olsun. Bu durumda A, B, C ve D ülkeleri hayali dünyamızdaki süper güçler. Ancak bu durum hepsinin birden aynı anda savaşa tutuşması anlamına gelmiyor. Çünkü C ve D ülkelerinin güçleri diğer iki süper güçten dikkate değer bir ölçüde daha az olduğu için bu C ve D ülkeleri A ve B ülkeleri ile rekabete girmekten çekinecektir çünkü kazanma ihtimalleri çok düşük ve bu ülkeler rasyonel olarak hareket edeceği için kazanamayacakları bir savaşa girmek istemeyeceklerdir.

Öte yandan, A ve B ülkelerinin kendi aralarında rekabete girmesi iki sebep dolayısıyla oldukça yüksek bir olasılık; ilk olarak A ülkesi B ülkesinin kendisine çok yakın bir güce sahip olmasından rahatsız olacaktır. Çünkü B ülkesi bir atak yapıp 11 birim güce sahip olursa A ülkesi dünyadaki en güçlü ülke olma sıfatını kaybedecektir ve bu ülkenin bu durumdan hoşnut olmayacağı açıktır. Bu sebeple A ülkesinin B ye karşı agresif bir tutuma girmesi beklenir. Öte yandan, B ülkesi de hem A ülkesinin niyetlerine güvenmediği ve her an saldırıya uğrayabileceğini düşündüğü/bildiği için ve aynı zamanda A ülkesini zayıflatıp dünya üzerindeki en güçlü devlet olmak istediği için A ülkesine karşı agresif bir tutum sergileyecektir. Bu teorinin örneklerini tarihte göstermek de mümkündür. Özellikle 1. ve 2. dünya savaşları Almanya’nın yükselen güç olarak süper güçlere meydan okuması sebebiyle yaşanmıştır. Öte yandan Soğuk Savaş da yeni süper güç ABD ile yükselen ve bir sonraki süper güç olma iddiasını taşıyan Sovyetler Birliği arasındaki güç mücadelesine dayanmaktadır. Günümüzde ise ABD’nin bir başka yükselen güç olan Çin’e karşı yine aynı endişeleri geliştirdiği, ve Çini kendisine rakip olarak gördüğü gözlemlenebilmektedir. Elbette bu durum illa ki agresif rekabete dönüşecek şeklinde kesin bir çıkarım yapmak mümkün değildir. Ancak tarihsel örnekler bu devletlerin ilişkilerini değerlendirirken göz önünde bulundurulmalıdır.

Üçüncü ve son neden ise uluslararası ilişkilerde İngilizcede self-help olarak adlandırılan benim ise Türkçede “kendi başının çaresine bakmak” diyebileceğim bir kuraldır. Realist argümana göre madem ki uluslararası ilişkiler anarşik bir yapıda ve bir devlet saldırı altında olduğu zaman yardım isteyebileceği daha yüksek bir otorite yok, o zaman her devlet güvenliği için sadece kendine güvenmek zorundadır. Elbette ki bu iddianın gerçek hayatta %100 tutarlılığı olduğu söylenemez. Özellikle 19. ve 20. yüzyılda büyük devletlerin küçük devletleri koruması altına alması, bu devletlere yapılacak saldırıların kendilerine yapılmış sayacağını belirtmesi ve bu bazı durumlarda bu sözleri tutması kimi zaman küçük devletlerin büyük güçler tarafından koruma altına alınabileceğini gösteriyor. Öte yandan günümüzde ise NATO ittifakının varlığı müşterek güvenlik gibi kavramların doğmasına yol açmıştır. Ancak her iki örnekte de göz önünde bulundurulması gereken hususlar vardır. İlk olarak, küçük devletlerin büyük güçler tarafından korunması genellikle ulusal çıkarlar sebebi ile gerçekleşmektedir. Öte yandan, küçük devlet her ne kadar büyük abileri tarafından koruma altına alınsa da süper güçleri birbirinden koruyacak herhangi bir üst otorite yoktur. Dolayısıyla bu devlet için “kendi başının çaresine bakmak” kuralı oldukça hayati bir önem taşımaktadır. İkinci olarak ise NATO ittifakının müşterek güvenlik anlayışının temelini oluşturan 5. maddenin günümüzde kadar pratikte bir uygulaması olmamıştır. Her ne kadar ABD 11 Eylül saldırılarından sonra bu maddeyi harekete geçirse de, karşıdaki düşman bir Sovyetler Birliği ya da Çin değil, terörizm örgütü olan El Kaide idi. Bazı akademisyenler be uluslararası ilişkiler uzmanları bu maddenin gerçek bir saldırı halinde ne kadar işe yarayabileceğini, özellikle ittifakın daha küçük ülkeleri için ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin kendilerini ateşe atmayacaklarını düşünmektedir.

Oldukça uzun bir yazıyı bir paragrafta toparlamak gerekirse; uluslararası ilişkilerde bir çok teori vardır ve bunların hepsini bir yazıda değerlendirmek mümkün değildir. Ancak bu yazı neden neo-realist teorinin diğerlerine -ve özellikle neo-liberal teoriye- göre bir adım öne çıktığını açıklamaya çalışmıştır. Ayrıca yazar neo-realizm ilkelerinin tamamını kavramamış, hem neo-realist hem de neo-liberal teoriler tarafından kabul görmüş devletlerin rasyonelliği gibi argümanları tartışma dışı bırakmıştır. Yazar neo-realist teorinin başarısını onun üç argümanına indirgemiştir; birincisi devletlerin uluslararası ilişkilerde en önemli aktör olması ve uluslararası kuruluşların onların yerini doldurabilecek duruma sahip olmaması, ikincisi, uluslararası ilişkilerin anarşik yapısı ve bu yapıdan doğan süper güç rekabetleri ve son olarak da uluslararası ilişkilerde yer alan “kendi başının çaresine bakmak” ilkesini doğru okuyabilmesidir. Bu argümanlar sadece teorik başarı olarak kalmayıp, gerçek hayatta da gözlemlenebilmesi ve uluslararası ilişkilerde gelecek üzerine yorum yaparken doğru tahmin yapmaya fırsat vermesi sebebi ile inanırlıklarını daha da arttırmaktadırlar.

Kaynakça

[1] https://www.youtube.com/watch?v=0DMn4PmiDeQ

Giriş

Herkese merhaba,

Ben Serkan, Uluslararası İlişkiler lisans öğrencisiyim. Türkiye siyaseti ve uluslararası politika bu bölümü okumaya başlamadan önce de ilgilendiğim alanlardan idi. Ayrıca tarihe olan merakım da bu ikisine olan merakımın gelişmesinde yardımcı oldu. Uluslararası İlişkiler içerisinde genel olarak uluslararası güvenlik alt dalı ile Orta Doğu ve Avrupa bölgeleri ile ilgileniyorum. Şimdiye kadar olan akademik hayatımda nükleer güvenlik ve nükleer silahlar en çok ilgilendiğim konu olmakla beraber, Suriye iç savaşı da Türk oluşum ve sadece Suriye ve çevresini değil, çok daha geniş bir coğrafyayı ilgilendirmesi sebebiyle ilgi alanımdaydı.

Bu blogu bir kitleye ulaşmak ya da herhangi bir amaç ile açmıyorum. Departmandaki rehber hocamın geçen dönem verdiği tavsiye, babam ve kardeşimin de şu an düşündüklerimi yazmamın ileride onlardan ders çıkarmamı sağlayacağını söylemesi üzerine böyle bir blog açmaya karar verdim. Olur da kazara belirli bir okuyucu kitlesi oluşursa benim için de şaşırtıcı olmuş olur.

Olur da blog belirli bir kitleye ulaşırsa daha sonradan yazarak açıklığa kavuşturmak yerine bazı şeyleri şimdiden yazıp kenara atmakta fayda var. Öncelikle uluslararası ilişkiler biliminde çokça kullanılan dört teoriden (realizm, liberalizm, konstrüktivizm ve Marksizm) realizmin alt dallarından biri olan neo-realizm kendime en yakın bulduğum ve dış politika hakkında düşünürken en çok kullandığım teoridir. Akademisyen olarak John Mearsheimer ve Stephen Walt favorilerim arasında diyebilirim. Onun dışında John Ikenberry, Barry Buzan da okumaktan keyif aldığım düşünürlerden.

Uluslararası İlişkiler ile ilgisi olanlar ya da bu bölümü okuyanlar şimdiye kadar olan kısımda dahi fark etmişlerdir ki bölüm içerisinde çokça aşina olan terminolojiyi pek kullanmıyorum, bunun sebebi genel olarak eğitimimi tamamen İngilizce olarak almam ve buna ilaveten uluslararası politika ile ilgili yaptığım gerek akademik gerekse güncel konuların yine aynı şekilde İngilizce olmasından kaynaklanıyor. İngilizce terimlerin Türkçe karşılıklarını öğrenmek belirli bir zaman alacaktır, öte yandan Türkçe ve İngilizce’nin bir arada kullanılmasını da hoş karşılamadığım için kendim de yapmaktan çekindiğim bir durum. Ancak bu durum yine de ileride kullanmayacağım anlamına gelmiyor. Hatta ileride uluslararası ilişkiler teorisi adı altında bir kategori açıp orada da yazmaya başlayabilirim. Böylece teorileri ve kavramları Türkçe içerisinde kullanma pratiği yapma şansım da olur.

Bir diğer husus ise genel olarak kaynakça kullanmayı düşünmüyorum. Belirli bir sebebi yok, fikirler aklıma çoğu zaman başka bir işle uğraşırken geliyor ve öyle bir durumda ayrıntılı bir araştırma yapmak yerine doğrudan aklımdakileri yazıya dökmeyi tercih ederim. Ancak bu yazdığım şeylerin hiç bir dayanağı olmadığı anlamına da gelmemeli, yazdıklarım farklı zamanlarda farklı yerlerde okuduklarımın oldukça alakasız bir zamanda aklımda bir araya gelmesinden oluşacak ve çoğu da akademik kaynaklardan, akademik kaynaklara yakın kaynaklardan (Foreign Affairs Journal, foreignpolicy.com, çeşitli düşünce kuruluşu raporları vs.) ve günlük gazete ve haberlerden besleniyor olacak. Yine de elimden geldiğince yazıları çeşitli kaynaklarla beslemeye çalışacağım.

Şimdilik bu kadar, yazıyı fazla uzun tutmak istemiyorum. Olur da birileri bu blogu keşfederse, bu giriş yeterince aydınlatıcı olacaktır diye düşünüyorum.